Yıllar sonra yeniden köşe yazıyorum.

Ama bugün konu spor değil, siyaset değil, gündem değil, güncel gelişmeler hiç değil…

Bugün bu köşede biraz kendimden, biraz içimde biriktirdiklerimden ve en çok da özlemimden bahsedeceğim.

Bugün günlerden çarşamba… Tarih 7 Ekim 2026.

Bugün, nenemi kaybettiğimiz günün üzerinden tam 161 gün geçti. Dile kolay… Tam 5 ay 8 gün.

“Alıştım” desem yalan olur.
“Unuttum” desem, o da kocaman bir yalan…

Hastalığına yakalandığını öğrendiğimiz günün üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Nenem, o hastalıkla yaklaşık 7 ay boyunca mücadele etti. Her gün Allah’a dua etti, namazını kıldı ve iyileşeceği günü bekledi.

Ta ki 29 Nisan Çarşamba gününe kadar…

Her şey bir telefonla başladı.

Telefonun diğer ucundan duyduğum iki kelime, hayatımın en ağır cümlelerinden biri oldu:

“Başın sağ olsun…”

O an başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Ne olduğunu, ne söylendiğini tam olarak idrak edememiştim.

Normalde 10-15 dakikada gittiğim yolu o gün 3 dakikada gitmiştim. Ne kadar çaresiz, ne kadar yıkılmış olduğumu anlatmam mümkün değil.

İçimden sadece bir şey geçiyordu:

“Benim nenem ölemez…”

Ama nenem ölmüştü.

Toprağa vermeden önce o nur yüzünü son kez gördüm. Hastalığının son dönemlerinde yüzüne yerleşen o yorgunluk gitmişti. Sanki bütün acıları geride bırakmış, huzura kavuşmuş gibiydi.

Son kez baktım neneme…

Son kez yüzünü gördüm.

Sonra toprağa verdik.

Eve döndük.

İlk günler, hatta ilk bir hafta on gün taziyeler, gelenler, gidenler derken yokluğu henüz tam anlamıyla kendisini hissettirmemişti.

Sonra insanlar gitti.

Ev sessizleşti.

Günler geçti, haftalar geçti, aylar geçti.

Ve ben hâlâ nenemin yokluğuna alışamadım.

Belki de alışmak istemedim.

Çünkü ben dünyaya gözümü açtığım günden nenemin vefat ettiği güne kadar onunla aynı evde yaşadım. Aynı sofraya oturdum, aynı evi paylaştım.

24 yıl…

Dile kolay, tam 24 yıl.

Şimdi her eve girdiğimde, her evden çıktığımda arkamdan dua eden nenem yok.

O evde onun sesi yok.

Kokusu yok.

Varlığını hissettiren o tanıdık huzur yok.

İnsan bazı şeylerin değerini, onları kaybettikten sonra daha iyi anlıyor.

Ben nenemi çok özlüyorum.

Sesini özlüyorum.

Kokusunu özlüyorum.

Evde oluşunu özlüyorum.

Bazen hâlâ hastanede olduğunu düşünüyorum. Sanki bir gün hastaneden çıkıp gelecek, evde her zaman oturduğu koltuğa oturacak ve sevdiği programları izlemeye başlayacakmış gibi geliyor.

Bazen insan, gerçeği bildiği halde kalbinin gerçeği kabul etmesini bekliyor.

Ama acı olan şu ki…

Nenemin vefatının üzerinden 5 ay geçti.

Ve ben hâlâ alışamadım.

Belki de alışmak istemiyorum.

Hastalığı boyunca çektiği acıları, yaşadığı çaresizliği ve iyileşmek için beklediği günleri hatırladıkça, onun artık acı çekmediği için şükrediyorum.

“Allah kurtardı” diyorum.

Ama bütün bunları bilmek, özlemimi azaltmıyor.

Çünkü insan sevdiğini kaybedince, onun acısının bitmesine seviniyor ama kendi içindeki boşlukla baş başa kalıyor.

Benim içimde de büyük bir boşluk kaldı.

Bazen konuşmak istiyorum onunla…

Bazen bir şey anlatmak istiyorum…

Bazen sadece sesini duymak istiyorum.

Ama artık mümkün değil.

Geriye anılar kaldı.

Fotoğraflar kaldı.

Dualar kaldı.

Ve bir de hiç dinmeyen özlem…

Belki özlemin dili olsaydı, benim neneme söyleyeceğim ilk şey şu olurdu:

“Seni çok özledim nenem…”

Hem de fazlasıyla.

Çok özledim.

Ve sanırım bazı insanlar hayatımızdan gitse de kalbimizden hiç gitmiyor.

Sen de benim kalbimden hiç gitmeyeceksin nenem.

Rabbim seni rahmetiyle karşılasın, kabrini nur, makamını cennet eylesin nenem.