KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

 Uğur ALTUNER
 editor@kayserihaber.com.tr

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


YOLA ÇIKILANLAR İLE YOLDA KARŞILAŞILANLAR

BİLİMSEL VE SİSTEMSEL BAKIŞ - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Yaşam, doğumdan ölüme uzanan süreçte, kimine uzun, kimine de kısa olan yolculuğa benzemektedir. İnsanoğlu istisnai durumlar olsa da pek tabi olarak veya genel olarak yolculuğun başında, ortasında ve sonunda hep birileriyle birliktedir. Zira biyolojik ve sosyal bir varlıktır. Başlangıçta annesi, babası, kardeşleri ve yakın akrabaları; sonrasında eşi, çocukları ve/veya yakınları (sonradan akraba olanları, dostları, arkadaşları vd.) ile yaşamdaki varlığını sürdürmek istemektedir. En sonunda belki yalnız kalsa da bu durum pek de istenen bir şey olmasa gerekir.

İnsan yakın akrabaları ile başladığı yaşam yolculuğunda, bebekliğinden belli bir yaşa gelinceye kadar varlığını sürdürme noktasında birilerine özellikle de anne ve babasına muhtaç olmaktadır. Yetişmesi ve gelişmesi için destek almak zorundadır. Ancak belli yaşa gelince, kendi ayakları üzerinde duracaktır. Yolculuğun ilerleyen aşamalarında ise farklı kişilerle akrabalık, dostluk ve arkadaşlık ilişkileri kurarak yaşama devam edecektir. Yolculuğa başladıklarıyla ilişkilerini koruyanlar olsa da ilerleyen yıllarda çoğunluk, yolda karşılaştıkları ile yaşamı sürdürecektir…

Sosyal yaşamda ve iş dünyasında, insanların yola çıktıkları ile yolda karşılaştıkları kişilerle olan ilişkilerini ve maruz kaldıkları sonuçları, gözlemleme fırsatım oldu. Bu konuda bazı tecrübeler edindim. Tecrübenin sınırı ve ölçüsü olmasa da edindiğim birikimi paylaşmanın, özellikle gençler üzerinde faydalı olacağını düşünmekteyim. Belli yaşta ve tecrübeli olanların da beni onaylayacağını, ümit etmekteyim.

Daha önce de birçok kez ifade edildiği gibi yaşam kümülatif yani toplanarak ilerlemekte ve tabakalar halinde gelişmektedir. Günün tabakası, geçmişin tabakaları üzerinde durmaktadır. Geçmişte yapılanlar, bugünü oluşturmaktadır. Geçmişteki eylemler olmasaydı bugünkü koşullar ve imkanlar olamayacaktı. Bunun iyi anlaşılması gerekmektedir. Söz konusu gerçek, bazılarınca inkâr edilse de hakikat değişmeyecektir. Hem sosyal hem de iş yaşamında belli maddi olanaklar noktasında servet ve makam sahibi olan bazı tanıdıklarımın, geçmişi unuttuğunu veya geçmiş yokmuş gibi davrandıklarına şahit oldum.

Doğada, eşyada ve özellikle de canlılarda geçerli bir davranış biçimi var. Üstelik buna kanun da denir. Bu davranış, en küçük canlıdan en büyüğüne kadar, mikro kozmostan makroya uzanan çizgide, birbirine benzemektedir. Bakterilerde de aynı, insanlarda da aynı. Bir canlı sistemde enerji (gıda, kaynak) yeterli seviyede değilse hayatta kalmak için orada, birlikte hareket etme, yardımlaşma, paylaşma gibi eylemler daha fazla olacaktır. Zira mücadele edilecek olgu ortaktır. Düşman (yokluk) ortak olunca da bir araya gelme ve birlikte hareket etme içgüdüsü gelişecektir. Maddi olanakları kısıtlı olan, benzerliğe dayalı toplulukların (akraba insanların veya diğer canlıların), daha paylaşımcı hareket tarzı benimsedikleri gözlenecektir. Kendisi kadar komşusunu da düşünecek; sosyal ve toplumsal olaylara duyarlı olacaktır. Halden anlayacak; damdan düşene, damdan düşeni bulacaktır. Bu bağlamda eski zamanlarda pek çok insan, ortak yaşam alanlarında, pek çok araç ve gereci birlikte kullanırdı. İmece usulü yaygındı; köyde, ilçede, şehirdeki mahallede herkes birbirini tanırdı. İmkanlar sınırlıydı fakat akrabalık ve dostluk ilişkileri kuvvetliydi. Ancak sisteme enerji yüklemesi yapılınca yani gıda ve zenginlik artınca, diğer taraftan entropi de artacak, bunun sonucunda da dağılmalar, ayrışmalar ve birbirinden uzaklaşmalar başlayacaktır. Öyle ki orada muhtaçlıklar azalacak, bireysel hareketler (bireyselleşmeler) ve bencillikler ise artacaktır. Herkes sorunlarını olanakları ölçüsünde çözeceğini, başkalarına ihtiyacının olmadığını hatta başkalarının kendisine zarar bile vereceğini düşünecektir. Bu içgüdü ile hareket edecektir. Komşu komşunun külüne muhtaç ilkesi otomatik olarak anlam kaymasına uğrayacak, geçmiş de önemini kaybedecek veya unutulacaktır…

Sosyal yaşamda, ekonomik olanağı olmadığı zaman paylaşımcı ve çevresine duyarlı olan, ekonomik olanağa kavuşunca da çevresine sırtını dönen ve onlara duyarsızlaşan pek çok kişi tanıdım. Onlar yola çıktıklarını, yolda karşılaştıklarına çoktan değişmişti…

İş dünyasında da bazı insanların güçsüz iken diğer ifadeyle belli makam ve mevkie sahip değilken genellikle ilkelerle, toplumsal duyarlılıkla veya tabiri caizse yanındakinin külüne bile muhtaç duygusuyla hareket ettiğini gözlemledim. Yakın çevresini anlamada, korumada, kollamada hassastılar. Ancak makam ve mevkie ulaştıktan sonra ilkelere ve duyarlılıklara uzaklaştıklarını; eskiden değer verdiği kimselere veya sahip olduğu makam ve mevkie gelmesine destek olan yakın çevresine, mesafe koyduklarına şahit oldum. Hatta ilkelere ve eski tanıdığı kişilere değer bile vermediklerini gördüm. Zira insanlar gücü elde edince, hareket tarzları bireysel harekete dönüşmekte, şahsi çıkarlarını ve pozisyonlarını korumak adına yeni ilişkiler kurmaktadır. Dolasıyla yola çıktıklarını, yolda karşılaştıklarına hemen değişmektedirler…

Yıllar önce bir şehrin sadece bir dönem belediye başkanlığını yapmış, birisiyle tanıştım. Yaşadığı bazı olumsuzlukları anlattıktan sonra nerede hata yaptığını sorduğumda, kendisini başkanlığa taşıyan kitleye, yeterli değer vermemeyi, hata olarak itiraf etmişti.

İnsanların yaşam yolculuğunda farklı çevre ve kişilerle karşılaşması, yenilere daha çok odaklanması, hayatın olağan akışı içerisinde, belli ölçüde normaldir. Yaşam zaten hep ileriye ve değişime doğru ilerlemektedir. Çevre, arkadaş ve dostlar değişir ancak akrabalıklar, kadim değerler ise değişmez. Burada asıl vurgulanmaya çalışılan ve hakkaniyete uygun olmayan davranış; sonradan ortak çıkarlara dayalı elde edilen arkadaşların, dostların; sahip olunan değerlerin (maddi veya diğer) elde edilmesinde küçük de olsa katkı verenlere tercih edilmesidir. Elbette yeniler de değerlidir. Önemli olan dengeyi tutturmak, değer ve önem vermede ölçüyü kaybetmemektir. Kaldı ki yaşam yolculuğunda, yola çıkılanları (yakınları) yolda karşılaşılanlara değişmek; hakka, vicdana ve dine uygun olmasa gerekir. İslam’da fitre ve zekât gibi yardımlaşmaların, yakın akraba ve çevreden başlamasının en önemli nedenlerinden birinin, edinilen servette, onların da hakkının olması şeklindeki yorumdur. İnsanlar servetlerini, makam ve mevkilerini tek başına değil çevresinin de yardımıyla elde etmektedir. Sonrasında unutsa da umursamasa da hatta bireyselleşse de hakikat budur. Toplumun bu noktada önemli bir oranının, modernlik adına bireysellik tuzağına düştüğü görülmektedir. Söz konusu yapı, toplumsal bütünlüğün korunması ile alakalı olarak sağlıklı bir durum değildir. Batı bu konuda karşı karşıya kaldığı durumdan daha doğrusu sorundan, çıkış ve çare aramaktadır. Biz onun sadece teknolojik ve zenginlikle ilgili yüzünü görsek de bu husustaki toplumsal yapısı, diğer yapılarına benzememektedir.

Ne kadar da zenginlik olsa da Kayserili Emin Amcanın anlattığı hikâyede (http://www.kayserihaber.com.tr/kose-yazilari/kayserili-emin-amca-7257.html) belirttiği üzere günün sonunda ölüm gelecektir. Ölüm de herkesin acı gerçeğidir. Kaldı ki insanoğlu sadece biyolojik ve sosyal bir varlık da değildir. Aynı zamanda madde ötesi alanla ilgili bağı olan yani tinsel yönü olan varlıktır. Salt maddesel kazanım ve servetle mutlu ve huzurlu olamayacaktır. Tüm bunlara ek olarak son tahlilde, şairin ifadesiyle yola çıktıklarını, yolda karşılaştıklarına değişenler hem yolunu hem de dostunu kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Her zaman olduğu gibi son pişmanlıklar da fayda sağlamayacaktır…

 

Hoşça kalın…

Gürkan Ofis Mobilyaları