KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

 Uğur ALTUNER
 editor@kayserihaber.com.tr

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


SÜMER LİSESİ’NİN EBEDİYETE GÖÇEN TARİH ÖĞRETMENİ

BİLİMSEL VE SİSTEMSEL BAKIŞ - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Sümer Lisesi’nin mezunlarının sosyal medya sayfasında, Tarih öğretmenimiz Nihal Yıldırım’ın vefatını üzülerek öğrendim. Bir çınarın daha devrildiğini hissettim. Bir tarih, bir geçmiş ve iyi bir eğitimci daha bu âlemden ebediyete göç etmişti. Sessiz gemi misali bir daha dönmemek üzere gitmişti. Zaten kim gelmiş de gitmemişti ki… Gelip de gitmeyen, gidip de gelen var mıydı ki? Ölüm Allah’ın emri ve herkesin başında; kişi için fani hayatın sonu, ebedi hayatın ise başıydı. Ondan daha hüzün vereni de galiba ayrılıktı…

Hocamız uzun yıllar Sümer Lisesi’ne hizmet etmiş ve oradan emekli olmuştu. Okuldan mezun olduğumdan beri de kendisiyle hiç görüşememiştim. Bundan yaklaşık dört veya beş yıl kadar önce okulun geleneksel mezunlar buluşması etkinliği için telefonla aramıştım. Eski öğrencisi olduğumu söylemiştim. Kayseri’ye davet etmiştim. Herkesin kendisini görmek istediğini belirtmiştim. Çok memnun olmuştu ancak yanılmıyorsam sağlık nedenlerinden dolayı gelemeyeceğini söylemişti. Konuşurken bir şey dikkatimi çekmişti. Eskiden konuştuğu tarzda konuşuyordu. Ses tonu değişmemişti. Kendimi bir an lise yıllarındaki gibi hissetmiştim. Bana “Evladım” diye hitap etmişti. Yıllar önce de öğrencilerine benzer şekilde hitap ederdi. Ayrıca etkileyici ve netti…

Liseye başladığım ilk günlerde, derslerin pek yapılmadığını hatırlıyorum. Öğrenci kayıtlarının tamamlanmamış olması ve devam etmesi, beklenen yani tayini yapılmamış hocaların henüz gelmemesi, öğrencilerin tatilin ataletini üzerinden atamaması, ders kitaplarının alımının tamamlanmaması ve daha nice (pedagojik ve diğer) nedenlerden dolayı ilk günlerden dersler hemen başlamazdı. Ayrıca okul tam gündü (iki öğündü). Hem sabah hem de öğleden sonraydı. Gününü hatırlayamıyorum ancak yanılmıyorsam, öğleden sonraki ilk dersimiz Tarih idi. Hocayı bekliyoruz fakat yeni olduğumuz için kendisini tanımıyorduk. Sınıfın kapısı açıldı, bir bayan hoca içeri girdi ve herkes çok şaşırdı. Zira siyah tayyör elbise giymişti ayrıca çok şıktı. Herkes şaşırdı. O zamana kadar belki de bu derece şık giyinen bir hoca görmemiştik. Zaten o dönemler ülkemizin ve halkımızın ekonomik gücü sınırlıydı. Fakirlik ve yokluk her alanda kendini hissettiriyordu. Hem toplum psikolojisiyle hem de sıra dışı bir hocanın gelmiş olması düşüncesiyle olsa gerek ki sınıfa “Ooo!” diye bir uğultu yayıldı. Hoca bunu duyar duymaz, öyle tepki koydu ki! Herkese bir korku saldı. Kimse sesini çıkaramadı. Neredeyse tüm sınıf, sıraların altına saklanacaktı. Anlaşıldı ki yaman bir hocayla karşılaşılmıştı. Daha ilk dakikada, herkese haddini bildirmişti. Nereden bilecektik ki onun hocaların hocası olduğunu. Hatta okuldaki bazı hocaların bile hâlâ ondan korktuğunu…

Bu anıyı ömür boyu asla unutamadım. Hani derler ya ilk karşılaşmadaki, ilk anlar çok önemlidir. Gerçekten de bunun doğru bir tespit olduğunu, o yıllarda, sevgili hocamızdan anlamıştım. O günden sonra hocaya karşı hiç kimse, saygıda kusur etmedi veya edemedi. Çünkü herkese ilk dersi vermişti. Bana Sümer Lisesi’nde ilk aldığın ders nedir diye sorsalar, işte bu derim.

O zamanlar lise birinci sınıfta, İlkçağ Tarihi okutulurdu. Tarihteki ilk kavimler; Sümerler, Hititler, Lidyalılar, Frigyalılar ile hatırladığım kadarıyla Kavimler Göçü vd. konular işlenirdi. Hoca konuları hikâyeleştirerek sanki bugün yaşanmış gibi anlatırdı. Okul hayatı boyunca Tarih derslerini sevdiğim için hocanın dersi anlatış tarzı, dikkatimi çekmiş ve hoşuma da gitmişti. Farklı bir anlatış tekniği daha vardı. Onu da hiç unutamadım. O günkü konuyu anlatırken şimdiki zaman kipi kullanır, gelecek dersteki olayları da gelecek zaman kipiyle onları görmüşçesine, özetleyerek anlatırdı. Dersini çok ciddiye alırdı. Otoriterdi fakat insaflıydı. Tipik eski insanlar gibi dışı sert, içi yumuşaktı. Mesafeliydi ancak içtendi. Kızlara erkeklerden biraz daha fazla otoriterdi. Tertip ve düzen konusunda sürekli uyarırdı.

Tarih elbette çok önemlidir. Tarih kadar tarihçi de bir o kadar önemlidir. Tarih felsefecileri, yaşamın sırrının tarihte gizli olduğunu zira gök kubbenin altında, yeni bir şeyin yani sözün ve özün olmadığını ifade eder. Teknoloji değişse de söz ve öz korunmaktadır. Değişenler olsa da değişmeyenler ile değiştirenler de bulunmaktadır. Tarih bu noktada tekerrürden ibarettir. Ünlü Fransız filozof Montaigne “Akıllı insanlar tarih okur” demiştir. İnsan yaşı ve yaşamı itibariyle zaten tarihtir ya da tarih olacaktır. Geçmişteki değerleri bugüne taşıyacaktır. Kimisi yazarak kimisi de anlatarak yapacaktır. Ölüm sadece bireyin (veya canlının) ölümü değil aslında değerin, geçmişin, birikimin de (fiziksel olarak) yok oluşudur. İrtibatın kopuşudur. Onlar olmasaydı âleme kimlerin geldiği, kimlerin geçtiği; ne umulduğu, ne bulunduğu bilinemeyecek; tecrübeler aktarılamayacak ve yarınlar da aydınlatılamayacaktı.

Pek çok kimse bugünlere sanki dünden gelinmiş gibi bir yargıya sahip olmakta veya öyle davranmaktadır. Geçmişin ve yaşlının değerini kavrayamamaktadır. Daha önce de pek çok defa ifade edilmişti; yaşlılar geçmişle bugün arasındaki köprüdür. Sadece köprü değil aynı zamanda değerdir. Ev, okul ve diğer pek çok yer, yaşlılarla gençlerin buluşma ve tecrübelerin paylaşılma alanıdır.

Yaşanmışlıkları, tecrübeleri, birikimleriyle her insan farklı dünyadır. Bir zamanlar büyük ağabeyime “ABD Başkanı Hüseyin Barak Obama ile tanışsan ona ne söylerdin?” diye sormuştum. O da bana “Başkan ile tanışmış olsaydım; ondan hangi tecrübe ve aşamalardan geçtiğini, neler yaşayarak ABD Başkanı olduğunu, öğrenmek isterdim” demişti. Aslında bence tüm mesele, insanların değer ve birikime sahip varlıklar olduğu gerçeğinin unutulmamasıdır. Batı’nın bizden en önemli farklı özelliklerinden biri de insana ve doğaya bakış açısıdır. Onlar birikime, bizimkiler ise işine gelene; onlar yarına, bizimkiler ise daha çok bugüne değer vermektedir. Sonuç ise bellidir.

Hz. Peygamber “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür” demiştir. Sanırım tüm canlıların ölümü, kısmi de olsa bu anlamda değerlendirilebilir. Çünkü her canlı, âlemin bir parçasıdır. Ölümü ise âlemin söz konusu parçasının yok oluşu veya sonsuzluğa taşınmasıdır. Hocamızın ebediyete göçüşü de benzer şekilde kendisinde bulunan değerlerin ve sahip olduğu diğer şeylerin, yok olması veya taşınmasıdır. Başka bir ifadeyle âlemin onun nezdindeki parçasının dünyada düzlemindeki sonudur…

Esas önemli olan galiba yaşarken değerlerin ve hayatın kıymetini bilmek, ölümsüzlük ile ölüm arasındaymış gibi olmaktır. Hayat bazı konularda telafi olanağı sunsa da ölüm vd. pek çok konuda, telafi olanağı sunmamaktadır. Son tahlilde, dünün acılarına ve olumsuzluklarına çok takılmadan, geleceğin kaygısına da pek kapılmadan yaşamak, hayatı en iyi ve hayırlı şekilde değerlendirmek, önemli olsa gerektir. Zira hiçbir şey ebedi değildir. Bugün sahip olunan, yarın kaybedilebilir; bugün var olan, yarın yok olabilir. Bu bağlamda zamanın, sağlığın, varlığın, sahip olunan büyüklerin (ve küçüklerin) kıymeti bilinmeli, onların bizim için nimet hatta mikro ölçekte de olsa devlet gibi olduğu unutulmamalıdır.

Sözün sonunda başta Hocamıza, tüm hocalara, âlimlere (bilginlere), anne ve babalarımıza ve tüm geçmişlerimize; Allahtan rahmet, mekânlarının da cennet olmasını yürekten dilerim. Tüm bunların da özellikle gençler tarafından bir ders niteliğinde kabul edilmesini ümit ederim…

 

Hoşça kalın…

Gürkan Ofis Mobilyaları