KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

   Süleyman ERDOĞAN
   editor@kayserihaber.com.tr                      

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


SOSYAL YAŞAMIN KAVRAMSAL ANLAMI

BİLİMSEL VE SİSTEMSEL BAKIŞ - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Sosyal alanda yazı yazmanın; toplumsal konuların daha iyi anlaşılmasına neden olduğunu söyleyebilirim. Zira yazar ele alacağı konuları düşünmek, izlemek ve araştırmak zorundadır. Sosyal içerikli yazı yazmanın; toplumsal yapının özellikleri; toplumun hangi konulardan hoşlandığı, hangi konulardan hoşlanmadığı gibi olguların anlaşılmasında da tecrübe oluşturduğunu düşünüyorum. Ayrıca yazar ile okuyucu arasında gelişen ilişkiden kaynaklı olarak; okuyucular yazarı okurken yazarın da okuyucuları anlamaya çalıştığını düşünüyorum. Dolayısıyla tüm söz konusu anlamların; okuma ve yazma üzerinden geliştiğini sanıyorum.

Genel olarak bir ülkedeki okuma oranının yüksekliği, günlük gazete okumanın da yüksek olduğu anlamına geldiği şeklinde ifade edilebilir. Arada doğrusal bir ilişkinin varlığından bahsedilebilir. Zaman zaman ülkemizde kitap okuma oranının, diğer gelişmiş ülkelere göre düşüklüğünden söz edilir. Kitap okuma konusunda çok iyi olmadığımız, hep vurgulanır. Elimde konuyla ilgili istatistiki bilgiler olmasa da ülkemizde okuma alışkanlığının çok düşük olmadığı ancak çok yüksek de olmadığı  belirtilebilir.  

Bu yazıda, sıkça dile getirilen okuma oranı ile birlikte diğer bazı temel sorunları ortaya koyan soruların, yanıtlarını vermeye çalışacağım. Önce soruları soracağım.

Teknolojinin dijitalleşmeyi daha etkin hale getirmeye çalışması, kitap okuma oranını azaltır mı? Bir yandan çağın teknolojik olanakları, diğer yandan yeni anlayışları topluma dayatma çabaları, birçok konuda olduğu gibi okuma konusunda da olumsuz bir etki oluşturuyor mu? Çağın değerlerini oluşturan aktörler; zaten okuyor, düşünüyor, üretiyor ve bizler adına yaşamı belirliyorlar dolayısıyla bizim de fazla okumamıza gerek yok mu diyorlar? Sadece onların bize dayattığı ölçülerde mi hayatı yaşamamızı istiyorlar?

Bunlara benzer daha birçok soru sormak mümkündür. Ancak şimdilik bunlarla yetinelim…

Tüm bu sorulara kısaca evet veya hayır şeklinde yanıt vermek, hem çok kolay hem de çok zor. Ancak evet ve hayır için gerekçeler de ortaya koymak gerekir. Toptancı yaklaşımlar, nesnel (objektif) yaklaşımlar değildir. Sorunların analiz edilmesi, anlaşılması ve çarelerin de belirlenmesi gerekir. Bu noktada ayrıca toplumsal duyarlılık da önem ifade etmektedir. Zira tek taraflı çabalar sonuç vermemektedir. Fizik bilimindeki Karşılıklılık Prensibi’  burada da geçerlidir.

 

Değerlendirme Yaklaşımı

 

Bir olayı veya sorunu analiz ederken tarafsız ve nesnel yaklaşım gerekmektedir. Bilimsellik de zaten bunu gerektirmektedir. Taraflı yaklaşım; bırakın sorunun çözümünü, sorunun artmasına bile neden olabilmektedir. Yani derde dert katabilmektedir. Bu bakımdan yaklaşım tarzı oldukça önemlidir. Yaklaşım; sorunun tanımlanmasında ve sonrasındaki çözümünde etkilidir. Hatta sorunu oluşturan unsurların, sorunun oluşumundaki rollerinin de doğru tespiti gerekir. Tıpkı tıptaki önce teşhis, sonra da tedavi anlayışının önemine benzemektedir.

Taraflı yaklaşım, sorunun oluşumunu sadece bir tarafa yükleyerek diğer tarafın hata ve yanlışlarının görülmemesine veya onların örtülmesine de neden olabilecektir. Dolayısıyla bu tür yaklaşımların çare üreten değil, sorun üreten yaklaşımlar olduğu düşünülmektedir.

 

Gerekçeli Evet

 

Çağın anlayışını belirleyen teknoloji ve beraberinde gelen değerlerin, tüm dünya toplumlarını etkilediği bir gerçektir. Teknoloji ile birlikte ideolojilerin de taşındığı bilinmektedir. Bunların toplumlara dayatılması noktasında pek çok araç ve gereçlerin kullanıldığını da ifade etmek gerekir. Örneğin bir dönem, belli bir görüşü savunan eserlerin yaygın etkisinin birden arttığı ve herkesin o eserlere yöneldiği görülmektedir. Sonrasında başka eserler devreye girmektedir. Bazı yazar veya düşünce insanları da söz konusu görüş ve düşünceleri, medyada veya diğer zeminlerde dile getirmektedir. Mekanizmanın nasıl oluşturulduğunu, konu ile ilgili uzmanların daha iyi bildiğini düşünüyorum. Bu konulara fazla girmek istemiyorum. Dolayısıyla çağın değerlerinin oluşturulmasında etkin rol oynayanların bu noktada çok da masum olduklarını söyleyemiyorum.

 

Gerekçeli Hayır

 

Sadece masum olmayan onlar mı? Çağın değerlerinin oluşumunda etkin rol oynayanlara karşı olanların ve diğerlerinin kısacası herkesin sorumluluğu yok mu? Bunları da analiz etmek gerekir. Anlamak gerekir. Aksi takdirde yanlış neticelere ulaşmamak mümkün değildir. Çağ nedir? Biz kimiz? Hedefimiz, idealimiz, geçmişimiz ve geleceğimiz gibi hususları sorgulamak gerekir. Önce kendimizi sonra da başkasını bilmek önemlidir. Çuvaldızı başkasına batırırken iğneyi de kendimize batırmak gerekebilir.

Konuya okuma seviyesi ile başlayalım. Öncelikle çağın getirdiği değerlerin okumaya negatif bir yaklaşım geliştirdiğini düşünmemekteyim. Onlar dijital alandaki okumayı teşvik edebilir. Ancak okumaya karşı olumsuz bir yaklaşım sergiledikleri söz konusu değildir. Her şeyin internette olması, bırakın okumamayı daha çok okumayı gerektirmektedir. Devasa büyüklükteki kaynaklar bu manada dehşet ölçüde bir veri oluşturmaktadır. Kaldı ki kitaplardan da eskiden olduğu gibi okumaya devam eden, pek çok kesimin olduğu; kitap satışlarından, kitap fuarlarından veya kitapçılardan anlaşılabilir veya gözlenebilir. Bilgiler ne kadar dijital alana aktarılsa da fıtrat yasası (benim adlandırdığım)  gereği, insanlar yine de kitap okumaya devam etmektedir. Okumaya da devam edeceklerdir. Bunun uzun bir süre böyle süreceği tahmin edilmektedir. Belki de kâğıt yapraklı kitaplar, her yerde olmayacaktır ancak hep var olacaktır. Sayıları azalsa da varlıklarını koruyacaklardır. Değişen dünyada, değişmeyenler de mutlaka görülecektir. Teknoloji ne kadar değişse de fıtrat değişmeyecektir…

Tüm sorunları bir tarafa yüklemenin de doğru olmadığını düşünüyorum. Sorun sadece çağın değerlerine yüklenirse kendi hatalarımızı göremeyebiliriz. Biz kendimiz gibi olmaya çalışırsak, kendi değerlerimiz çerçevesinde hareket edersek; bunu engellemek isteyenler veya kıskananlar mutlaka çıkacaktır. Ancak bunun da bir sınırının olduğu muhakkaktır. Biz doğru şeyler yaptığımızda, engellemeye çalışanlar kadar desteklemeye çalışanlar da bulunacaktır. Sevmeyenimiz olduğu sürece, sevenimiz de olacaktır. Her yerde ve alanda, kötüler kadar iyiler de hep var olacaktır. Yolumuzu seçmek ve belirlemek biraz da bizim elimizdedir. Sorumluluğu hep başkasına yüklemek ne kadar anlamlıdır? Bunun bir faydası da var mıdır? Bir konuda ne kadar çok çaba sarf eder, ne kadar iyi organize olur, sistem oluşturur, emanetleri de ehillerine verirsek başarılı olma şansımız da o kadar artacaktır. Zayıf yönlerimizin tespiti bu noktada önem ifade etmektedir. Önce bunların belirlenmesi zaruridir.

En nihayetinde tüm beşeriyetin toplam gücü sınırlıdır. Hiçbir beşeri güç sınırsız değildir. Bu da evrenin prensibidir. Sınırlılık sadece beşeri alanda değil, fizik alanda da geçerlidir. Toplumda ekonomik seviye arttıkça; dünyevileşme, bencilleşme ve emeği küçümseme gibi anlayışların da arttığı gözlenmektedir. Biz kendimizi düzeltmezsek, Yaradan’ın bizi düzeltmesini beklemek beyhudedir. Çözümünün parçası olmayanların durumu, sorunun parçası olmaktır. Bunların da bilinmesi faydalıdır…

 

 

Hoşça kalın...