KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

   Süleyman ERDOĞAN
   editor@kayserihaber.com.tr                      

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


SANATSIZ MEDENİYET OLUR MU?..

BİLİMSEL VE SİSTEMSEL BAKIŞ - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Medeniyet ve sanat ilişkisine geçmeden önce kelimelerin genel tanımlarını anlamaya çalışalım. Medeniyet, Arapça bir kelimedir. Şehir anlamına gelen müdun kökünden geldiği ifade edilmektedir. Kelimenin Osmanlı Türkçesinde, yönetmek ve sahip olmak anlamlarına dayandırıldığı da ayrıca belirtilmektedir.  

Medeniyetin yeni Türkçe karşılığı ise uygarlıktır. Her iki kelime de dilimizde kullanılmaktadır. Bir anlam için farklı kelimelerin kullanılması, dilin zenginliği açısından önemlidir. Her ikisi de kullanılmalıdır. İsteyen medeniyet, isteyen de uygarlık der. Dil üzerinden ideolojik anlamlar oluşturmak, dilin gelişimini heder eder. Ona zarar verir. Ülkemizin bir zamanlar bunun çok acısını çektiği bilinmektedir.

Tanımdan da anlaşıldığı kadar medeniyet, bir anlamda şehir kültürü oluşturmaktır. Şehirde oturmak değildir. Şehirde oturup da medeniyet oluşturamamak da mümkündür. Bugün zaman zaman içinde bulunduğumuz şehirlerde karşılaştığımız veya yaşadığımız birçok olaydan anlaşıldığı üzere; şehir kültürü anlamında, medeniyet oluşturmada henüz istenilen seviyede olduğumuzu söylemek mümkün değildir. Ülkemiz bu konuda daha çok aşama kaydetmek durumundadır. Hiç değilse sahip olduğumuz değerlere has bir şehir medeniyeti oluşturmak mümkün olabilir. İlla batıdaki normlara denk gelecek şekilde olması gerekmeyebilir. Bu hususta başta yetkililer olmak üzere herkese önemli sorumluluklar düşmektedir.

Günümüzde elbette pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da batı normları önemlidir. Ancak toplumların kendilerine has değerlerine göre oluşturabilecekleri medeniyetleri de olacaktır. Hatta olmalıdır da. Farklılıklar zenginliktir de… Önemli olan farklıkları çatışmaya değil yardımlaşmaya veya işbirliğine dönüştürmektir. İnsanlık bunu başarırsa daha yaşanabilir bir dünya oluşturabilir. Aksi takdirde ne acımasız rekabet bitecek, ne de acılar son bulacaktır. Zira hep denir ya insan ancak insanın kurdudur. Onu tüketen yine kendisi olacaktır. Bunun tüm dünya insanlığı açısından anlaşılması manidardır…

Sanat ise bir duygunun, tasarlanan bir şeyin veya herhangi bir güzelliğin dışavurumunda ya da anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü olarak tanımlanır. Nelerin sanat olacağı, nelerin de sanat olamayacağı konusu tarih boyunca hep tartışılmaktadır. Bunlar tartışılsa da genel olarak sanatı; görsel, işitsel vd. kategorilere ayırmak mümkün görünmektedir. Görsel sanatlar; resim, seramik, mimari veya heykel gibi bölümlere ayrılırken işitsel sanatlar da müzik ve edebiyat olarak ayrılmaktadır. Ayrıca tiyatro gibi sahne sanatını da eklemek mümkündür. Tüm dünyayı etkileyen sinema da ayrı bir kategoride değerlendirilecek sanat dalı olarak durmaktadır. Daha pek çok sanat dalı da tanımlanmaktadır… 

Tanımından da anlaşıldığı üzere aslında sanat; bir toplumun meydana getirdiği medeniyetin, duyguyla birleştirilerek farklı yöntemlerle ortaya konmasıdır. Dolayısıyla toplumların sanatı, sahip oldukları medeniyete paralel gelişmektedir.  Onlardan bağımsız olmamaktadır.

Her toplumun kendine has bir medeniyeti ve buna bağlı olarak da sanatı vardır. En ilkel toplumlardan, en gelişmiş toplumlara kadar bu değişmez bir kuraldır. Ancak şurası da bir gerçek ki sanatın en çok geliştiği toplumlar, medeniyetin de en çok geliştiği toplumlardır. Bunun da anlaşılması gerekmektedir. Bir toplum ne kadar güçlü ve etkin bir medeniyet ortaya koyarsa o kadar güçlü bir sanat anlayışı ve ürünü de geliştirmektedir.

Eskiden kurumda çalışırken belli bir süre batı ülkesinde yaşamış bir arkadaşımız, bize sürekli batı toplumlarının maddi anlayışı benimsediğini dolayısıyla tüm medeniyet anlayışını buna göre temellendirdiğini ve orada duygulara fazla yer verilmediğini, hep anlatır dururdu. Arkadaş, her fırsatta bu durumu vurgulardı. Ona göre batıda hayallere yer yoktu. Yapılan tanım maalesef yüzeyseldi. Batı medeniyetinin maddi unsurları barındırdığı bir gerçekti. Ancak salt maddi unsurlara dayanan, duygulara yer vermeyen bir toplum, sanat üretebilir miydi? Sanat bu tür toplumlarda gelişebilir miydi? Elbette hayır. Kaldı ki batı toplumlarının oluşturduğu medeniyetin temellerinde, maddi unsurlar kadar görünmese de maddi olmayan unsurların da etkin olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte batı toplumlarında, sanatın güçlü bir yapısı da vardır. Bazı sanat dallarının, batıda zirve noktada olduğu söylenebilir. Bunu da bilmek gerekir. Batı medeniyeti, batı sanatı ile ayrılmaz bir bütündür. Medeniyeti oluşturan bir yapı, bunu sanatla dışa yansıtır. Diğer taraftan sanatını katarak medeniyetini şekillendirir.

Tarihte kendine has bir medeniyet oluşturmuş bulunan milletimiz, yine kendine has bir sanat anlayışı da geliştirmiştir. Kuşkusuz her medeniyetin kendine has unsurları vardır. Bir sanat dalı, bir toplumda çok gelişirken diğer toplumlarda aynı gelişmeyi sağlayamayabilir. Bir toplum bir sanat dalına açıkken diğerine kapalı olabilir. Bunda toplumun kültür ve değerlerinin rolü önemlidir. Ancak güçlü medeniyetler, güçlü olmayanların sanatını bile etkilemektedir. Bu noktada güçlü olanlar evrensel değerlere daha çok katkıda bulunmaktadır. Bu bakımdan bize has sanat değerlerimizi, evrensel değerlere aktarmak zorunda olduğumuzu düşünmekteyim. Aksi takdirde onları sürdürme olanağı olamayacaktır. Yerel sanatsal değerlerin korunması, onların evrensel alana açılmasından ve taşınmasından geçmektedir. Zira güçlüler zayıfları tıpkı büyük balıkların küçük balıkları yemesi gibi ortadan kaldırmaktadır. Örneğin batıda gelişen tiyatroya benzer orta oyunu, bize mahsus bir sanattır. Oyunun ana karakterleri, Kavuklu (Aptal Uşak) ve Pişekâr’dır (Efendi). Halkın ortasında müzikli ve danslı olarak oynanır. Yazılı bir metin olmadan, doğaçlamaya dayalı olarak icra edilir. Ustadan çırağa intikal eder. Toplumun genel sorunlarını, komedi tarzında yansıtır. Geleneksel Türk Tiyatrosunun usta oyuncusu İsmail Hakkı Dümbüllü’nün vefatından sonra oyunu icra eden kalmamıştır. Oyun tiyatronun karşısında tutunamamıştır. Bir gölge oyunu olan Hacivat ve Karagöz için de benzer akıbeti söylemek mümkündür. Bunlar gibi onlarca bize mahsus sanat kolları, tutunamayarak unutulmuştur. Türk Halk ve Türk Sanat müziklerinin özgün yapılarından kopmadan, dış dünyaya açılmalarının yolları bulunmalıdır.

Her alanda güçlü tezler, ürünler ve sanat değerleri ortaya koymak zorundayız. Sanatsız bir toplumun yaşaması mümkün görünmemektedir. Atatürk’ünde dediği gibi sanatsız kalan toplumların, hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Hayat damarlarından biri kopuk olan toplumların sağlık durumu iyi değildir. Hatta ciddi hasta da denilebilir…

Bilim, teknoloji ve sanat bu hususta bileşik kaplar gibidir. Biri gelişirse diğeri de gelişir. Biri gelişip diğeri gelişmezse gelişmeyen gelişeni etkileyecektir. Hatta geri çekecektir. Salt bilim veya salt teknoloji ile toplumların gelişmesi sağlanamaz. Sanat, toplumların meydana getirdiği medeniyetinin dış dünyaya açılan en önemli yüzlerinden biridir. Medeniyet onunla şekillenir ve kabul görür. Hatta daha çok onunla benimsenir ya da sevilir. Sanat aynı zamanda toplumların görüş ve değerlerinin, gelecek nesillere aktarımının bir yöntemidir. Onların tarihe bırakılan izidir. Pek çok şey yok olduktan sonra geriye kalandır. Toplumları yansıtan aynadır.

Günümüz dünyasında, tüm değerler mutlaka birbirinden etkilenmektedir. Bundan da kaçış yoktur. Bu durum yeni bir dünyadaki yeni bir yapıdır. Zamanı doğru okumak ve doğru hamleler yapmak gerekmektedir... 

Hz. Ali’nin ifade ettiği gibi zamanı kendine uyduramayanlar, zamana uymak zorunda kalacaklardır...

 

Hoşça kalın…