Emak Asansör

 

KANALIMIZA ABONE OL

YEREL BASINA DESTEK OL

 


EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

 Uğur ALTUNER
 editor@kayserihaber.com.tr

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


MAKAMLAR VE MEVKİLER, ARZULAR VE GERÇEKLER

BİLİMSEL VE SİSTEMSEL BAKIŞ - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Ebedi hayata, ölüm ötesi yaşama, sınava, sırata vurgu yapan değerler ile diğerlerini benimseyen bireylerin hatta toplumların; bunları pratik yaşama pek de yansıtmadıkları ya da yansıtamadıkları, bilinen bir gerçek olsa gerek. Önermeyi çok genellemek yani herkes için geçerli olduğunu söylemek çok doğru olmasa da ortaya konmaya çalışılan gerçeğin, baskın olduğunu söylemek de çok yanlış olmayacaktır. Zira genel olarak bireylerin ve toplumların benimsedikleri değerler ile pratik yaşamdaki davranışları arasındaki farklılıklar zaman zaman gözlenmektedir. Evde başka, çarşıda başka anlayışı; insanlar açısından pratik yaşamda etkindir. Bunun, herkesçe makul bir nedeni mutlaka vardır. Ancak resim budur.

Eski Mekân, Yeni Makam

Daha eski yıllarda ve günümüzde, toplum içerisinden çıkmasına rağmen belli makamlara ve mevkilere geldikten sonra geldikleri yeri unutan, eski çevresine ve onun gerçeklerine uzak duran, mesafe koyan belki de rehavete kapılan insanları görmek; geçmiş ile günümüz ve gelecek arasında ilişki kurmaya çalışan, geçmişin de unutulmamasını savunan benim gibi insanlara üzüntü verdiğini düşünüyorum. Daha genç yaşlarda, belli zaman ve mekânlarda, belli değerleri tutkuyla savunan kişilerin, önemli makamlara gelince veya ciddi maddi olanaklara ulaşınca, farklı bir yapıya bürünmelerine, hep şaşırmışımdır. Kendi geçmişine, değerlerine, çevresine veya benzer değerlerine uzak olanların, nereye yakın olduklarını hep merak etmişimdir. Zamanın ve mekânın sahibi gibi davranışlarını da hiç anlayamamışımdır. Bazılarının davranışına bakılırsa ölüm yok gibiydi. Sanki ölüm ölmüş gibiydi. Söz konusu davranışların, sosyal psikoloji bilimi açısından analizlerinin yapılması gerekmekteydi…

Bazı düşünürlere göre insanoğlu istismarcıdır. Dine göre de o hüsrandadır. Hem düşünsel alan hem de din açısından bu iki tespit; oldukça manidardır. Geçmişteki yaşamda, bunun pek çok örneğini gördüm ve görmeye de devam etmekteyim. İnsanların rozetleri, dünya görüşleri, bakış açıları değişse de belli mertebelerdeki davranışları çok da değişmemektedir. Hatta benzemektedir. Bazılarını tecrübesiz, hakikati görememekten kaynaklı olduğunu düşünerek affetmek mümkün olsa da eğitimli, belli unvan (kariyer) sahibi insanların; benzer davranışlar göstermesi pek de affedilir gibi değildir. Ebu Hanife, kendine yapılan haksız itham ve iftiraları, cahillerin yapması halinde affedilir olduğunu ancak belli mertebeye gelmiş, kariyer sahibi olanların yapması halinde ise affedilir olamayacağını söylemiştir. Zira son grubun ithamları daha doğrusu iftiraları, toplumda yer bulabilir veya toplumun bazı kesimlerinin yanlış yönlendirilmesine neden olabilir. Dolayısıyla ilgili kişilerin, hakikatin örtülmesine neden olan davranışından doğan vebalden kurtulmaları, pek de kolay olmayabilir. Sonuçta makam ve mevkilerdeki davranışların sorumluluğu bu noktada ağır olabilir…

Mutlakiyet Değil İzafiyet

Dünya elbette izafiyet (görece) dünyasıdır. Mutlakiyet dünyası değildir. Buradaki hakikatler, mutlak değil izafidir. Mutlak adalet, mutlak iyilik, mutlak güzellik burada değildir. Dünya meleklerin de dünyası değildir. Bu bilinen bir gerçektir. Eğer öyle olsaydı bazı tarihçilere göre bugün yeryüzünde yaşayan Türklerin sayısı, Çinlilerin sayısı kadar olacaktı. Lakin belirli bir istikamette olmak için belirli ölçülerin ve değerlerin olduğu da hakikattir. Bunun için dinler, ahlaki veya etik değerler ve ebedi hayatı kazanmak için ortaya konan prensiplerin de varlığını unutmamak gerekir. Zira anladığım kadarıyla dinler ve özellikle de İslam; dünya hayatından ziyade ahiret hayatına biraz daha çok vurgu yapmaktadır. Dünyayı geçici, ahireti ise kalıcı olarak nitelendirmektedir. Fakat hem dünyayı hem de ahireti dengede tutmaktadır. Hiç ölmeyecek gibi dünya için, yarın ölecek gibi de ahiret için çalışmayı ve çabalamayı da tavsiye etmektedir. Hatta emretmektedir. İkisinden birinin tercih edilmesi noktasında ise ahiretin dünyaya tercih edilmesini bildirilmektedir. Hâlbuki günümüz insanlığının geldiği noktada, dünya hayatının ahirete tercih edildiği gözlenmektedir. Tüm insanlar için geçerli olmasa da baskın düşüncenin bu olduğu bilinmektedir…

Değişimle İmtihan ve Oyunun Resmi

Eskiden farklı alanlarda tanıdığım, kısıtlı maddi olanaklar içerisinde yaşamak zorunda olan bazı kimselerin, bugün çok önemli makamlara ve maddi olanaklara sahip olduğunu bilmekteyim. Fakat onların bir kısmını tanıyamadığımı da itiraf etmeliyim. Sanki o tanıdıklarımın yerine başkaları gelmiş gibi hissetmekteyim. Önemli değişime uğradıklarını gözlemekteyim. Onların adeta başka birisi olduğunu düşünmekteyim. İnsanların çeşitli sınavları olabilir. Bunlar; makam, mevki, unvan, mal, para ve diğer şeyler olabilir. Konusu farklı olsa da sınavın her an her yerde olduğu ifade edilebilir…

İş dünyasında da geçmişte genel olarak üç tip grup insan modeli gözlemledim. Birincisi, belli makamlarda olanlar; diğeri, makamlarda olmak istemelerine rağmen olamayıp ancak makamlarda olanları devamlı eleştirenler; sonuncusu da makamlarda hiç olamayanlardır. Aslında bunların ilk ikisi grup psikoloji ile hareket eden, koşullara ve zamana göre de sürekli makamlarda olan insanlardır. Bir güç gelince bir grup, diğer güç gelince de diğer grup makamlara gelmektedir. Yani tabiri caizse birileri oyunda olunca, diğerleri yedek kulübesinde oturmaktadır. Yönetim değişince; oyunda olanlar yedek kulübesine, yedek kulübesinde oturanlar da oyunda olmaktadır. Manzara genel olarak aynıdır. Oyuncular değişse de seyirciler yani üçüncü grup pek değişmemektedir.

Bu durumun normal hayattaki oyundan farkı; yedek kulübesinde olanların, oyunda olanları devamlı suçlaması ve eleştirmesidir. Kötü oynadıklarını iddia etmesidir. Fakat ne hikmetse, oyunda kim olursa olsun, hepsinin oyunu hemen hemen birbirine benzemektedir. Seyirciler de bunlardan çok etkilenmektedir. Onlar her zaman yedekte olanların daha iyi oynayacağına inanmaktadır; inandırılmaya çalışılmaktadır. Bu döngü sürekli böyle dönüp durmaktadır…

İki Hikâye, İki Sonuç

İki arkadaş yıllar evvel aralarında anlaşır. Belli makamlara gelince, birbirlerini tanımaları için “sen ve ben” ifadesini kullanmaya karar verirler. İfade, birbirlerini tanımaları için aralarında adeta paroladır. Aradan yıllar geçer, iki arkadaştan biri çok önemli bir makama gelir. Diğer arkadaşı da makama gelen arkadaşını, ziyaret etmek ister. Makamına gider. Makam sahibinin sekreterine durumu bildirir. Sekreter de ona kim olduğunu sorar. O da bir kâğıda “sen ve ben” yazarak bunu arkadaşına vermesini söyler. Sekreter pusulayı alır ve makama geçer. Belli bir süre sonra tekrar döner ve görüşmenin kabul edilmediğini söyleyerek adamın verdiği pusulayı tekrar ona uzatır. Adam şaşkınlıkla, pusulayı alır. Pusulada “sen ve ben” yazısının altına arkadaşı tarafından yazılan notu görür. Şaşkınlığı daha da artar. Notta “sen sensin de ben, ben değilim” yazar. Artık eski arkadaşı eski ben olmaktan çıkmıştır. Geçmişine de uzaklaşmıştır…

Nasreddin Hocaya da birisi “kimsin?” diye sorar. Hoca da hiç kimseyim der. Sonrasında hoca bu sefer soruyu sorana, “sen kimsin?” der. Karşısındaki kişi de belli bir tavır ile ben mutasarrıfım (sancak yöneticisi) der. Hoca sormaya devam eder; sonra ne olacaksın? Adam, herhalde vali olurum, der. Daha sonra? Vezir, der adam. Daha sonra? Bir ihtimal, sadrazam olabilirim. Ondan sonra? Artık makam kalmadığı için adam boynunu bükerek hiç der. Hoca da daha niye böbürleniyorsun be adam, der.

İster kabul edilsin, ister edilmesin; dünya hayatı sonludur ve bir gün her canlı ölümü tadacaktır. Belki de en nihayetinde ölüm de ölecek ve kalmayacaktır. Hani bir şarkıda da ifade edildiği gibi ölümden başkası da yalandır. İsteyen istediği gibi yaşar. Buna diyeceğimiz bir şey yoktur. Ancak gerçek sahibinin başkası olduğu makamlara ve mevkilere gelip de hakikate gözleri kapamak; makamlara ve mevkilere güç katmak yerine onlardan güç almak; pek kabul edilebilir bir şey değildir. Bu, hem dünya yaşamı hem de ötesi için vebaldir. Belki de imtihandır.

Rahmetli babacığımın dediği gibi yapılanlar kişilerin yanına kalsa da herkesin ettiğini bulacağı unutulmamalıdır. Zira kişilere sadece çalıştığının karşılığı verileceği vaat edilmektedir. ‘Vaat Eden’in de vaadinden dönmeyeceği bildirilmektedir. Farklı konumlarda olunsa da ölüm karşısında herkes eşittir. Ölüm bu noktada ayrım tanımayacaktır. Gelip de gitmeyen olamayacaktır…

Hoşça kalın…

Gürkan Ofis Mobilyaları