EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

   Süleyman ERDOĞAN
   editor@kayserihaber.com.tr                      

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


KAHRAMAN TÜRK KAVMİ: ÖZBEKLER

Bilimsel ve Sistemsel Bakış - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Geçen hafta bir görevle alakalı olarak, Taşkent´e gittim. Bu vesileyle şehri ve Özbek Türklerini de tanıma fırsatım oldu. Bazı batı ülkelerine gitsem de bugüne kadar maalesef Türk Cumhuriyetlerine gitme imkânım olmamıştı.

Gerek batı gerekse de doğu dünyasındaki farklı ülkelere gitmek ve oraları görmek salt gidilen yerleri tanımak anlamına gelmemektedir. Farklı ülkelere gitmek aynı zamanda kendimizi tanımak açısından da önemlidir. Bu bakımdan, bu tür seyahatlerin kendimizi, değerlerimizi tanıma ve anlama açılarından da mana ifade ettiğini düşünüyorum. Ayrıca yaşam ile ilgili değerlerin anlaşılmasına da önemli katkılar verdiği kanaatindeyim. Kaldı ki tebdili mekânda hayır var sözü de bu noktada oldukça anlamlıdır.

Özbek Türkleri kendilerine has geleneksel yapılarıyla Türk Dünyası içerisindeki özelliğini ve varlığını sürdürmektedir. Kelime olarak özü berk, güçlü, cesur ve kahraman anlamına gelen Özbek, manasına uygun olarak, tarihte çok önemli rol oynamış bir Türk kavmidir.

Kaynaklara bakıldığında; geçmişi çok eski, gelişmiş kültür ve tarihi zenginliği olan Özbeklerin, Moğol İmparatorluğundaki Türk kabilelerinin karışımından doğduğu ifade edilmektedir. Tarihteki ilk Özbek Devletinin on dördüncü yüzyılın başlarında, Cengiz Han´ın kurduğu Moğol İmparatorluğunun, Altınordu (Altınorda) Devletine mensup, Türk kökenli boylardan birinin, Orta Asya´da Batı Türkistan´daki bölgede bulunan, Fergana Vadisindeki Türklerle birleşerek, Özbek Han adıyla kurulduğu belirtilmektedir. Diğer Orta Asya milletleri gibi uzun süre Moğol İmparatorluğunun egemenliğinde yaşayan Özbeklerin, siyasi bir güç olarak yükselmeleri sonraki yıllara rastlamaktadır. Pek çok mücadeleyle dolu bir geçmişe sahip oldukları da tarihi kaynaklarda ortaya konmaktadır. Ancak, Özbek Türk Tarihinde dikkat çeken bir durum da Özbeklerin on altıncı yüzyılın başlarında Timurluların etkisini ortadan kaldırarak, Türkistan´a hâkim olmalarıdır. Bu durumun Türk tarihindeki yeni bir dönemin başlangıcına neden olduğu belirtilmektedir. Zira bu hâkimiyet sonrasında, Özbekler tüm Orta Asya´da büyük bir güç haline gelmişlerdir. Ancak zamanla, çeşitli kuvvetlerin istilasıyla bölünmeler de yaşamışlardır. Tüm Türk boylarının akıbeti gibi pek çok badireler de atlatmışlardır. Çetin sınavlardan geçmişlerdir. Türkün kaderi de biraz da bu olsa gerektir. 19. Yüzyılın başlarında bölgenin bir çatışma alanına dönüştüğü ve bölünmelerin yaşandığı; aynı yüzyılın sonlarına doğru da bölgenin bazı yerlerinin Rus kuvvetleri tarafından işgal edildiği de bildirilmektedir. 1917 yılında Bolşevikler, Taşkent´te ve diğer tüm Türkistan´da Sovyet gücünü tesis etmişlerdir. 1918´de de bu bölgede, Sovyet yönetimi altında ve Rusya Federe Cumhuriyetine bağlı Türkistan Özerk Sovyet Cumhuriyeti kurulduğu tarihi bilgilerde yer almaktadır. 1925 yılında da Özbekistan SSCB´nin kurucu cumhuriyetlerinden birisi olmuştur. Moskova´daki başarısız darbe girişiminden sonra da Özbekistan 31 Ağustos 1991´de bağımsızlığını ilan etmiştir.

Günümüzde Türk Dünyasında yer alan devletlerle ilişkilerimizin çok üst seviyede olduğu söylenemezse de kötü olduğu da söylenemez. Ancak henüz istenen seviyede olmadığı söylenebilir. Zaman zaman yetkililerin de ifade ettiği gibi kültürel ve ticaret alanında ilişkilerin daha da geliştirilmesi gerekmektedir. Buna diğer Türk olmayan ülkeler de dâhil olmak üzere, tüm ülkelerin ihtiyacının olduğunu söyleyebilirim. Zira tüm ülkelerin barış içerisinde, kendi değerlerini yaşaması, kendileri gibi olması, insani bir istemden öteye geçmemektedir. Bu durum insanlığın geleceği açısından da önem ifade etmektedir.

Taşkent´te kaldığım süre boyunca, edindiğim izlenimlere göre Özbeklerin özünde gerçekten çok iyi, insancıl, anlayışlı, kibar ve Türkiye Türklerine de sevgi dolu olduklarına şahit oldum. Şükür olumsuz bir olayla da karşılaşmadım. Resmi yetkililerini de insancıl ve yardımsever buldum. Ülke yeni dönemde dışa açılma politikasını benimsemiş ve bu noktada ekonomisini güçlendirmeye çalışmaktadır. Bunun için yabancı yatırımcılara kapılarını açmış ve onlara her türlü desteği de vermeye çalışmaktadır. Özellikle Türkiye´den gelen yatırımcılara rastladım. Onlarla sohbet etme olanağını da yakaladım. Onların bana verdikleri bilgilere göre Özbekistan, yatırım yapmak isteyen yatırımcılar için cazip olanaklar sunan bir ülke konumundadır. Ayrıca kültürel ve dini yakınlık da bu hususta Türk yatırımcılara daha çok avantaj sağlamaktadır. Ülkemizin ekonomisi ile ilgili farklı gelişimlere ihtiyacın olduğu şu günlerde, Türk Dünyası potansiyel avantaj olarak durmaktadır. Bunun için karşılıklı adımların atılması gerekmektedir. Kaldı ki halklar arasında önemli bir yakınlığın olduğu da bellidir.

Özbekçe Türkçesi ile Türkiye Türkçesinin daha da yakınlaştırılması noktasında ortak alfabe ve dil birliğinin sağlanması da gerekmektedir. Bununla ilgili de ekonomik ve kültürel ilişkilerin gerekli olduğu da bir gerçektir. Bu tür eylemlerin, ekonomik ve kültürel yakınlaşma anlamında gerçekleşecek hamlelere katkı sağlayacağı da ayrı bir gerçektir. İki halkın da bu hususta hassasiyeti, önem ifade etmektedir. Orada bulunduğum sürece, değişik kesimden Özbek halkı ile sohbet imkânım oldu. Tamamından yakın ilgi gördüğümü ifade edebilirim. Tıpkı Kayseri´de rahmetli anacığımın Özbek akrabaları ile olan ilişkilerimiz gibi. Kan bağının etkisini de hissettim. Bununla ilgili gelişen bir dostluğun varlığını da gözlemledim. Ancak diller arasında mesafelerin olduğunu da gözlemledim. Anadolu Türkçesiyle anlaşmada zaman zaman sıkıntı yaşasak da belli süre sonra biraz da zorlanınca anlaşmanın belli bir seviyeye geldiğini fark ettim. Taşkent´te eski tarihi bir yeri dolaşırken hediyelik eşya satan bir dükkândaki satıcının, ne dediğini tamamen anladım. O da bizi anladı. Sonrada bu durumu yanımdaki arkadaşla değerlendirdiğimizde, o kimsenin daha eski Özbek dili ile konuştuğu kanaatine vardık. Yeni dili konuşanların Rusça mı yoksa Özbekçe mi konuştuğu konusunda zaman zaman şüpheye düştüm. Bunun da sebebi, yeni dildeki Rusça kelimelerinin oldukça fazla olduğu; kaldığım oteldeki bilge özellikli, Azam isimli bir genç tarafından ifade edildi. Neden böyle oluştuğunu sorduğumda ise bana sizde de İngilizce ve Fransızcadan pek çok kelime yok mu demesi de beni şaşırttı.

Diller yaşayan varlıklar gibidir. Sabit durmamaktadır ve gelişmektedir. İlişkilerle de birbirinden etkilenmektedir. En nihayetinde üzüm üzüme bakarak kararmaktadır. Ne kadar ilişki, o kadar benzeşim demektir. İki Türk kavminin dillerinin farklılaşması, ilişkilerinin de uzak olduğunun göstergesidir. Burada herkes oturup düşünmelidir?

Tüm mesele; iyi ve özgün şeyler ortaya koymak, örnek olmak, faydalı olmak ve insani değerlerin de var olduğunu, her şeyin salt maddi değerlerden oluşmadığını tüm dünyaya göstermektir. Bunda da samimi olmaktır. En nihayetinde, samimiyet en önemli unsurdur. Siz samimi olursanız, herkes olmasa bile mutlaka samimi olanlar olacaktır. Dünya milletlerinin kardeşliği, belki de biraz da böyle sağlanacaktır. Yoksa istemlerin sonu gelmeyecektir. Kazan kazan bitmeyecektir. Hep dönüşecek ve hep de birilerine kalacaktır. Belki de o da olmayacaktır.

Her şeye rağmen Özbeklerde müthiş bir Türk sevgisi olduğunu gördüm. Halkının önemli bir kısmı inançlı olmakla birlikte aynı zamanda oldukça çok hoşgörülü bir yapılarının da olduğunu hissettim. Biraz da içe kapanık bir yapılarının olduğu da belliydi. Dünyadaki diğer Türk ve İslam unsurları ile ilgilerinin fazla olmadığı izlenimi de sanki biraz var gibiydi. Ancak sevgileri ve dostlukları konusunda oldukça iyilerdi. Orada tanıştığım hemen hemen herkeste, bir dostluk ve muhabbet duygusunun olduğunu gördüm. Aramızda bunca yıldır ciddi bir ilişki olmasa da gönüllerimizin bir olduğunu da gözlemledim. Ancak yukarıda da ifade ettiğim gibi dış unsurlardan her iki toplum da oldukça fazla etkilenmişlerdi. Bu da doğanın temel kanunu değil miydi? Bunun da bilincinde olmak da bence önemliydi. Yaşamın, değişimi beraberinde getirdiği olgusu da hakikatti. Asıl önemli olanın; değişimin nerede, ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğiydi? Tıpkı Hafız Şirazi´nin dediği gibi Biz kimiz? Burası neresi? Siz kimsiniz? Bunların da sorulması gerekmez miydi?

Büyük bir zaman aralığında büyük göçler ve badireler sonucunda oluşan bir yapı. Bu hikâye batıya yani Anadolu´ya giden ile yerinde kalan iki Türk kardeşin hikâyesidir. Bu hikâye biraz da unutulmuş bir hikâyedir.

Bu gibi bölgelerde kültür coğrafyamızın ne kadar da büyük olduğu ancak bunun çok da bilinmediği gerçeğini de hissettim. Karşılıklı adımların sadece devleti yönetenlerce atılmasının yeterli olamayacağı, halklar arasında da atılması gerektiği önemlidir. Toplumların bu konuda duyarlılık ve hassasiyetleri de gerekmektedir. Ayrıca duyarlılık ve hassasiyet de gelişmeli ve ilerletilmelidir. Bu konuda herkese de görevler düşmektedir.

 

Hoşça kalın?