EDİTÖR

SAYFA EDİTÖRÜ

   Süleyman ERDOĞAN
   editor@kayserihaber.com.tr                      

   


Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Geçmişe Ne Kadar Yabancıyız?

BİLİMSEL VE SİSTEMSEL BAKIŞ - Prof. Dr. Ünal ÇAMDALI


Batılı tarihçi bir yazarın kitabında; bir romancıya atıf verilerek geçmiş yabancı bir ülkedir; orada yol yordam başkadır, tanımı ilgilimi çekti. Bu, değişik ve şimdiye kadar da pek duymadığım bir tanımdı. Gerçekten de geçmiş bize çok mu yabancı bir ülkeydi? Orada her şey çok mu farklıydı? Orada tüm yol ve yordamlar da çok mu başkaydı? Bu hususları da düşünmeden edemedim. Kendimce bazı yanıtlar bulmaya çalıştım. Bu yazıda, söz konusu soruların yanıtlarını, geçmişten günümüze gelişen değişimlerin anlamları üzerinden ifade etmeye gayret edeceğim. Gelecek ile ilgili hususları da konuyla ilgili yazılmış bazı eserlerden yararlanarak kısmetse bir sonraki yazımda ifade etmeye çalışacağım. Şimdilik, geleceğin tahmin edilmesiyle ilgili yazılmış, pek çok esere rastlamak mümkündür diyeceğim.

Konuya, geçmişin ve tarihin anlamlarını ortaya koyarak başlamanın daha uygun olacağını düşünüyorum. Tarih geçmiş olsa da her geçmiş tarih midir? Bunun yanıtını kendimce vermeye çalışacağım. Tarihçi değilim ancak meseleye kendi penceremden bakarak yaklaşmaya gayret edeceğim…

Geçmiş; zaman olarak geride kalan, olmuş olan olay veya olaylar anlamında kullanılırken tarih; geçmişte olsa da ülkeleri, milletleri, toplumları ve kurumları etkileyen eylemlerden doğan olay veya olayları, yer ve zaman bildirerek kayıtlandırmaya dayalı ortaya koyan bilim olarak tanımlanır. Geçmiş ve tarih ile ilgili yapılan bu tanımlar kanımca uygun olmaktadır. Elbette, daha doğru ve bilimsel tanımlar; konunun uzmanları tarafından yapılacaktır. Ben daha çok pratik algılar üzerinden hareketle konu hakkındaki duygu ve düşüncelerimi belirteceğim…

Geçmiş olmasaydı bugün olamazdı. Bugün de olmasaydı gelecek olamayacaktı. Öncelikle bunun vurgulanması gerekmektedir. Zira zaman ve yaşam hep süreklilik içerisinde ilerler. Onlar kesintisiz gelişir. Yaşamın insanla başlamadığı bilinse de yaşam sahnesine çıktığı andan itibaren insan için de yaşamın sürekli olduğu belirtilebilir. Bu hususta da süreksizlik söz konusu değildir. Aksine akış hep süreklidir. Bunların da ortaya konması gerekmektedir.

Geçmişten ne kastedildiği de önem ifade etmektedir. Geçmiş bir anlamda tarihtir. Ancak burada hangi olaylar tarihidir, sorusu da yanıtlanmalıdır. Geçmişteki her olay tarihidir denilebilir mi? Bunun belirlenmesi gerekmez mi?

Toplumları ilgilendiren, onları etkileyen olaylar da insanların yaşamındaki şahsi olaylar da geçmiş olaylardır. Ancak hepsi tarihi olaylar değildir. Örneğin Dünya Savaşları, Malazgirt Savaşı, İstanbul’un Fethi, ampulün icadı, Ay'a çıkış gibi tüm dünyayı ve toplumları etkileyen olaylar da yaşadığımız bireysel olaylar da geçmiş olaylardır. Bazısı tarihi bazısı da tarihi değildir. Hepsi geçmişte veya tarihte gerçekleşse de bir kısmı tarihi, bir kısmı da şahsidir. Bir tek insanın bireysel yaşamı, sadece kendisiyle belki de etrafındaki üç beş kişi ile alakalıdır. Ancak pek çok insanın, örneğin bir toplumun yaşamı sosyolojinin konusudur. Birinci kategoride yani büyük kitleleri etkilemiş olanlar, tarih biliminin konusuyken ikinci kategoride olanlar bu bilimin konusu değildir. Zira birincidekiler toplumları, milletleri, devletleri ve belki de tüm dünyanın sosyal, ekonomik ve teknolojik yapısını etkileyerek değiştirirken ikincidekiler çok sınırlı sayıdaki insanın yaşamını etkilemiştir. Birinciler unutulmazken ikincidekileri belki de hatırlayan bile kalmamıştır. Bu açıdan kimilerine göre tarih, gündelik hayatla ilgili pratik ve uygun dersler sunan bir bilim değildir

Tarihi olayları sadece bu kadar geniş zeminlerde mi düşünmek gerekir? Elbette değildir. Salt bir toplumun hayatını etkileyen olaylar da tarihin konusu olabilir. Bu hususta bilimin geniş alanda çok sayıda dalı mevcuttur. Dünya Tarihi, Türk Tarihi, Kızılderililer Tarihi, Şehirler Tarihi gibi… Ayrıca bilimlerin de tarihlerinden bahsetmek mümkündür. Fizik Bilimini Tarihi, Kimya Biliminin Tarihi gibi tarihin kapsamına giren alanların varlığı da pek tabidir. Hatta Teknoloji Tarihi de bu manada ele alınabilir. Dolayısıyla tarihi çok fazla dallara bölmek de olasıdır. Tarih kadar geniş dalı olan bir bilim de hemen hemen yok gibidir. Zira tarihin öznesi olan insan, yaşam sahnesine çıktığından beri tarih yapmaktadır ve de tarih olmaktadır. Bilim de zaten yaptıklarının kayıtlanmasıdır. Geçmiş uzun, birikim de fazla olunca onu ortaya koyan bilimin alanı da doğal olarak geniş olmaktadır…

Yukarıda da ifade edildiği gibi sosyal yaşam ile ilgili bir olayın tarih olması için öncelikle geniş kitleleri ilgilendirmesi ile birlikte olayın etkisini yitirmesi de gerekmektedir. Yani olayla ilgili tarafsız yorum yapılabilmesine imkân sağlayacak kadar zaman geçmiş olmalıdır. Yeterli zamanla birlikte uygun zeminin olması da mühimdir. Yanılmıyorsam tarihçilerin esas aldıkları kıstaslar arasında, bunlarda önemlidir. Olay hala etkisini sürdürüyorsa onun tarih bilimi kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayabilir. Zira konuyla ilgili nesnel olmayan değerlendirmelere yol açabilecek unsurların etkisini ortadan kaldıracak, zaman ve zeminin oluşması da bu noktada önem ifade edecektir. Tarafsız ve gerçekçi yapılmayan bilgilendirme ve değerlendirmelerin de bilim olması pek mümkün değildir. Tarih de bir bilim olduğuna göre olayların tarihi anlamda değerlendirilmesinde, söz konusu kıstaslar da gereklidir.

Şimdi de giriş cümlesinde ortaya konan, geçmiş gerçekten yabancı bir ülke midir? Orada yol ve yordam başka mıdır? Sorularının yanıtlarını bulmaya çalışalım. Cümlede ifade edilen geçmiş, anladığım kadarıyla biraz uzak geçmiş olsa gerek. Yakın geçmiş de bir anlamda bize biraz yabancı olabilir. Yol ve yordamlar da orada biraz farklı olabilir. Ancak ortak noktalar da çok olabilir. Farklılıklar mı daha çok, benzerlikler mi daha çok? Hususu bence net değildir. Zira bu durum incelenen konuya bağlı olarak değişebilir. İnsanoğlunun uzak veya yakın geçmişte de günümüzde de oldukça fazla ortak noktalarının olduğu bilinir. En azından sevinç ve hüzünlere dayalı temel duygu ve düşünceleri çok benzerdir. Bunların dışındaki unsurlarda ise farklılıklar gözlenebilir. Bırakın uzak geçmişi, bundan 30 yıl önceki fotoğraflara bakılsa insanların kıyafetlerinin bile ne kadar farklı olduğu görülecektir. Kıyafetlerin esası aynı olsa da biçimlerinin oldukça farklı olduğu anlaşılacaktır. İnsanlar ceket, pantolon, gömlek giyseler de bunların biçimsel farklıkları belirgindir. Bunları eski fotoğraflardan görmek mümkündür. Yaşadığımız zamandan biri, bir zaman makinasına binerek günümüz kıyafeti ile 30 yıl öncesine gitse, dikkat çeker ve yabancı olduğu anlaşılır. Benzer şeklide oradan günümüze getirilen birisinin de yabancı olduğu hemen anlaşılacaktır.

Yaşamda hâkim olan teknoloji de sosyal ve kültürel değişime paralel olarak önemli bir değişim ve dönüşüm göstermiştir. Teknolojideki değişim belki de diğerlerinden daha çok olmuştur. Günümüzden daha eski zamanlara gidildiğinde, söz konusu farklılığın daha da arttığı gözlenebilecektir. Ne kadar çok geçmiş, o kadar uzak diyar, farklı yol ve yordam anlamlarına gelecektir. Mekân aynı olsa bile… Bu açıdan, yukarıda belirtilen edebiyatçının tespitinin mutlak olarak olmasa da belli ölçüler içerisinde doğru olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak sözün mutlak olarak doğru olduğunu söylemek zordur. Bir de farklı milletlerle ilgili geçmişi düşünürseniz, farklılıklar daha da artacaktır. Günümüzde bile farklı ülkelere gidildiğinde, bazı farklılıklar aşikâr iken farklı milletlerin farklı zaman dilimindeki farklılıkları daha da belirgin olacaktır. Yabancılık da artacaktır. Zaman farklı olmasa bile dünya da tüm insanlara yabancı değil midir? Bundan yıllar önce Almanya'ya gitmiştim. Orada tanıdığım bir Türk ailesine ziyarette bulunmuştum. Ziyaret sonrasında, aynı apartmanda bir Almana ait olduğu söylenen başka bir dairenin kapısındaki bir yazıyı okuyunca çok şaşırmıştım. Kapının üzerinde, belki Türklere de reva görülen uygulamaya karşı olarak yazılmış yazıda; Hepimiz bu dünyada yabancı değil miyiz? İfadesi beni çok etkilemişti. Herkesin bu gerçeği anlaması ve kapısının üzerine yazacak derecede hissetmesi pek de mümkün olmayacaktır. Diğer bir ifadeyle kısmet olmayacaktır…

Geçmiş her ne kadar farklı olsa da günümüz ile geçmiş arasında bir bağlantı söz konusudur. Zaman ve varlık bu kapsamda bağ görevi de üstlenmektedir. Dün bugünün, bugün de yarının yansıması veya eseri olacaktır. Bugün dün üzerinden oluşurken yarın da bugün üzerinden gelişecektir. Bunlar birbirinden bağımsız olmayacaktır. Kaldı ki kimi bilimcilere göre yaşamda ani sıçrama da olmayacaktır. Dün dün gibi; bugün de bugün gibi olmasaydı ne bugün ne de yarın mevcut yapısında olacaktı. Tıpkı büyükbabalarımız ve büyük annelerimiz olmasaydı anne ve babalarımız; anne ve babalarımız olmasaydı da bizlerin olamayacağı gibi. Onlar olduğu için bizler varız. Onlar olmasaydı yine insanlık olacaktı. Ancak bizlerin yerine başkaları olacaktı. Bu noktada geçmiş ile günümüz, günümüz ile de gelecek arasında bir bağlantı söz konusudur. Dolayısıyla dün dündür, bugün de bugündür ifadesi diğer açılardan geçerli olsa da bu açıdan pek de geçerli olmayacaktır. Ne günümüz geçmişimizden ne de geleceğimiz günümüzden bağımsız değildir. Bazı olaylara veya olgulara onlar geçmişte kaldı gibi küçümseyici yaklaşımlar da doğru değildir. Bu yaklaşım, o şeylerin değerini ve anlamını bilmemekten veya anlayamamaktan kaynaklı oluşan bir durum değil midir?..

Geçmişi ve tarihi değerlendirdikten sonra gelecekte bizleri veya bizden sonra ki nesilleri, nelerin beklediği konusundaki bilgi ve görüşlerimi de kısmetse bir sonraki yazımda ifade etmeye çalışacağım…

 

Hoşça kalın…