EDEBİYATTA DÜŞÜNCE FAKİRLİĞİ
Edebiyat, sanat adamının bütün benliğiyle oluşturduğu bir dil sanatı olarak büyük ölçüde bir düşünceye dayanır. Şâir ve yazarlar; hayat ve tabiat karşısında edindiği soyut duygu, düşünce, hayal ve intibalarını dil ile canlandırırlarken dünya görüşlerine bağlı düşünce zenginliği ile işleyerek edebî eser hâline getirebilirler. Edebiyatın özünde ve eserin varlığında ihtiyaç duyulan temel unsurların başında düşünce derinliği gelmektedir.
Edebiyat, şâir ve yazarların sadece özel istek ve durumlarına göre şekillenmediği için düşünceyle zenginleşen bir bilgi ve ilgi alanına sahiptir. Her şeyi daha geniş bir perspektiften görmek gerekmektedir.
Maddî ve mânevî unsurlarıyla hayatın bütünü sanat adamının çalışma alanına girer. Sanat adamının edebî kimliği de hayata sanat katmayı ve sanata hayat vermeyi başarabildiği ölçüdedir.
Yazmak, aynı zamanda bir hayat tarzı olduğu için; insanlık ruhunu kavrayan sanat adamı, herkesle aynı durumda iken derin sezgisinde harmanlanmış yeteneğiyle kendisini bir fark çizgisiyle herkesten ayırır. Toplumun, belki de insanlığın baktığı yerde gizlediği ya da açığa vurduğu ile belirginleşir. Üzerinde durulması gereken pek çok gerçek içinden görünmeyeni gösterir, konuşulmayanı söyler, duyulmayanı duyurur. İnsanlığın hayatına karışarak zaman küllerinin örtemediği değerlerin yanında; günümüzde, bir de değeri değersizleştirip, anlamsızlığı en büyük değermiş gibi gösteren düşünce fakirleri de var.
Edebiyatta düşünce fakirliği; hayatı şuurla idrak ederek anlayamayan, dolayısıyla da ham zekâ ile anlamlandıramadığı hayattaki vahşi yaşayışından ibarettir. En büyük dayanağı ağırlığını taşıyamadığı her şeye saldırmaktır.
Hiçbir şeye karar veremeyen boş düşünceler ile sığ düşünceler arasında gidip gelerek var olmaya çalışırlar.
Düşünce fakirliği içinde olanlar, azgın sel gibidirler; önlerine ne çıkarsa yutmaya çalışırlar. Duyguları kararmış, düşünceleri körelmiş, davranışları karmaşık yapıda; bu çelişkilerle isabetsiz hüküm verirler. Gerçeği keyiflerine göre değiştirme çabasıyla herkesle ve her şeyle çatışma hâlindedirler. Alışılmışı şaşırtıcı biçimde yansıtamadıklarından yadırganacak hâle getirme uğraşındadırlar.
Hayatları boş bir kalıp gibidir ve bu kalıbı ne ile dolduracaklarını bilemeden; sorumsuzca fakat sancılı yaşarlar. Ortak değer ve kazanımlara karşı tepkililer. Ne yapılırsa yapılsın hiçbir şeyden hoşnut olmazlar. İnkârcı, saldırgan ve nankördürler. Övülmeye karşı zaafların gidermek için dikkat çekmeyi severler fakat hiçbir konuda süreklilik ve tutarlılık gösteremezler. Bir eziklik içinde cılız sesleriyle ya bağırırlar ya da söylenirler. Faydalı bir şey yapabilmek için iyi şeyler aramak yerine saman alevi gibi parlamayı tercih ederler. Şartları değiştiremezler ama yenilikçi ve öncü adımların önünü kısa bir süre kesebilirler.
Günümüzde sığlaşan, magazinleşen, sorumsuzluk boyutuna ulaşmış ifadeler hep düşünce fakirliğinden gelmektedir.
Edebiyatta düşünce fakirliği içinde olanlar, edebiyatı, şahsi arzularını tatmin eden sıradan bir fantezi alanı gibi gördüklerinden; fikir, kanaat ve hükümlerinde tutarsızdırlar. Böyle olunca da hayatın ve edebiyatın bütün değişim ve dönüşümlerinde her mevsim aynı kalan kuru ağaç gibi dururlar.
Hayatın dayandığı şartlardan habersiz, ellerinden geldiğince yıkıcı etkilerle her şeyi silip süpürmeye çalışan düşünce fakirleri; anlaşılır ve anlatılabilir hiçbir şey ortaya koyamazlar. Boşluğu dolduran bağları ayaklarına dolanarak yıkılırlar.
Edebiyat tarihi, âbide kişiliklerle ölümsüz eserleri gelecek nesillere devrederken; düşünce fakirlerinin adları ve yaptıkları zamana direnemez, kendi dönemlerinde yok olup giderler. |